BİRLİĞİN GÜCÜ
Mevlüt DEMİR

BİRLİĞİN GÜCÜ

Bu içerik 212 kez okundu.

İnandığını idda ettiğimiz dinimiz “Dini Mübini İslâm ayrılığa düşmeyin”der.

 O vakit ayrılık, gayrılık hüzün, acı, keder getirir. Beraberlik ise;  güzellik, mutluluk getirir.

Atalarımız: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var”demişler. Hatta daha güzel bir tesbitte şudur ki: “Bölüşürsek tok oluruz, Bölünürsek yok oluruz.

”Bölünmemek için, yok olmamak için, tok olmak ve de bölüşmek için birlik içersinde olmamız gerekir. Bir mozaik misali rengarenk kültüre sahip olduğumuz bu topraklarda ve dahi geniş manası ile İslam coğrafyası, hatta ve hatta Evrensel( Cihanşûmul) olan bu çağlar ötesi çağrı nimetine mazhar edilen istisnasız bütün toplumlar, birlik ve beraberlik dairesine girmelidir, yoksa başka türlü hayatiyetini devam etme imkanı yoktur. Gelin Mevlana Celaleddinî Rumî’den dinleyelim: Birlik, beraberlik, topluluk, dayanışma ne imiş?

“Bir bahçıvan bağa bakınca, bağında hırsızlar gibi üç kişi gördü. Bunlardan biri Fakîh, yani din adamı, hoca; biri Seyyîd yani Hz. Peygamber’in neslinden; biri de Sûfî, yani derviş idi. Bunların her üçü de vefâ bilmez, hak-hukuk tanımaz kişilerdi. Bahçıvan kendi kendine dedi ki: “Bunlara karşı söyleyeceğim nice sözler, reddedilmez yüzlerce delillerim var. Var amma, onlar üç kişi bir topluluk; topluluk ise güçtür, kuvvettir, rahmettir. Tek başıma üç kişi ile uğraşamam. Bu yüzden onları birbirinden ayırmam gerek. Onların her birini bir tarafa atayım, yalnız kalınca da onların birer birer hakkından geleyim.”

Hileye başvurdu. Sûfîyi arkadaşlarının gözünden düşürmek için onu yola çıkardı. Sûfîye dedi ki: “Haydi eve git de, bu arkadaşlar için bir kilim getir!” Sûfî gitti. Bahçıvan iki dost ile yalnız kaldı. Fakîhe: “Sen tekinsin; din hususunda bilgin bir kişisin. Bu arkadaşın da ünlü bir Seyyid, yani Peygamber neslinden gelen bir kişidir. Biz senin fetvanla ekmek yiyoruz, senin bilgi kanadınla uçuyoruz. Bu da bizim sultanımızın şehzadesidir. Yani büyük Peygamberimiz soyundan gelmiş bir Seyyid’dir. Onun bunun sırtından geçinen bu pisboğaz Sûfî de kim oluyor ki, sizin gibi padişahlarla oturup kalksın? Gelince onu yanınızdan uzaklaştırın; savın gitsin. Siz de tam bir hafta benim bahçemde, bağımda misafirim olun kalın. Ey benim sağ gözüm olan Fakîh ve Seyyid; bağ ve bahçe de nedir ki; benim canım sizindir.” İçlerine bir şüphe düşürdü, onları kandırdı. Halbuki arkadaşlardan ayrılmak yakışmaz. Sûfî gelince onu yanlarından uzaklaştırdılar. O da kalkıp gitti. Bahçıvan da eline kocaman bir sopa alarak arkasından koştu. Ona yetişince: “Bu ne biçim Sufîlik? Bu nasıl dervişlik? Dedi. Fırsat bulunca hırsızlık için onun bunun bağına giriyorsun! Bu hırsızlık yolunu sana Cüneyd mi gösterdi, yoksa Bâyezid mi? Bu yol sana hangi Şeyh’ten, hangi Pîr’den ulaştı?” Sûfîyi yalnız bulduğu için onu iyice dövdü. Yarı ölmüş bir hale getirdi, kafasını da yardı. Sûfî; “Bana olacak oldu, benim nöbetim geçti, ama, ey arkadaşlar, sizin de başınıza neler geleceğini düşünün, kendi nöbetinize hazırlanın. Siz beni yabancı bildiniz ama, bu kalpazandan da yabancı değilim. Bunu da bilin. Benim yediğim dayağı siz de yiyeceksiniz. Böyle bir şerbet, her alçak kimsenin cezasıdır.”

Bahçıvan, Sûfîyi dövüp ondan ayrıldıktan sonra, yine o çeşit bir bahane buldu. “Ey Seyyid!” dedi. “Sen de eve git; öğle yemeği için yufka ekmeği pişirtmiştim. Evin kapısında Kaymaz’a söyle, o pişmiş yufka ekmeği ile, pişmiş kazı getirsin. Seyyid’i yollayınca hocaya dedi ki: “Ey keskin görüşlü kişi! Sen Fakihsin, senin Fakih olduğunu herkes görüyor, biliyor. Bu apaçık meydanda. Arkadaşın ise Seyyid’lik taslıyor. Hz. Peygamber’in neslinden gelen Seyyidim diye bir iddiada bulunuyor. Halbuki onun atasının ne yapmış olduğunu, ne iş işlediğini kim bilir? Onu doğuran kadına ve onun işine güvenmeyin; noksan akıllı bir varlığa nasıl güvenilir? Zamanımızda nice ahmaklar kendilerini Hz. Ali soyundan, Peygamber neslinden göstermektedirler.”  O zâlim bahçıvan bir takım boş sözler söyledi. O Fakîh de onları dinledi. Sonra bahçıvan kalktı, seyyidin arkasından eve doğru gitti. Seyyidin yanına varınca; “Ey eşek!” dedi. “Seni bu bağa kim çağırdı? Sana hırsızlık Peygamber’den mi miras kaldı? Arslanın yavrusu arslana benzer. Söyle bakalım sen Peygamber’e ne yüzden benziyorsun?” O alçak bahçıvan doğru yoldan çıkmış olduğu için, Haricîler’in Peygamber evladına yaptıkları eza ve cefayı ona; o Seyyid’e yaptı. Seyyid, bahçıvanın dayağından perişan, harap bir hale gelince, Fakîh’i hayalinden geçirerek dedi ki: “Ben sıçradım sudan çıktım, ben nöbetimi savdım. Sen şimdi yapayalnız kaldın, ayağını denk al! Artık davul gibi karnına tokmak yiyedur. Ben Seyyid değilsem de, senin sohbetine layık bir arkadaş olamadımsa da, senin için bu zalimden daha değersiz, daha aşağı değilim ya!”

Bahçıvan, Seyyid’i dövüp ondan kurtulunca geldi, Fakîh’i buldu. Ona dedi ki: “Sen Fakîh misin? Fakîh’lik nerede, sen nerede? Ey her aşağı kişiye ayıp kesilen, ar olan en günahkâr, en kötü insanlar bile senden utanırlar. Ey eli kesilesi, bağa girersin de izin var mı, müsaaden var mı demezsin; bu mu senin fetvan? Böyle bir rûhsatı, izini İslâm hukukuna ait fetvaları ihtiva eden tanınmış kitaplardan Vasît’te mi okudun? Yoksa Muhît’te mi var?

Fakîh: “Hakkın var, vur!” dedi. Vur ki, fırsat eline geçti. Dostlardan ayrılanın lâyıkı budur!

   “Allahım göz açıp kapayıncaya kadar bile, bizi nefsimizin elinde bırakma.”

 

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
PESİAD (PENDİK SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ) YARDIMLARINA DEVAM EDİYOR…
PESİAD (PENDİK SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ) YARDIMLARINA DEVAM EDİYOR…
GENÇLİĞİN GÜR SESİ
GENÇLİĞİN GÜR SESİ