Çanakkale Cumhuriyetimizin önsözüdür…

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın Bu toprak, Bir devrin battığı yerdir. Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın, Bir vatan kalbinin attığı yerdir. Necmettin Halil ONAN “Aziz Şehidlerimiz!.. Değil 103 yıl, 103 asır dahi geçse sizleri asla unutmayacağız. 15’lilerin torunları Vatan nöbetinde… Sizler yerinizde rahat uyuyunuz. “

Çanakkale Cumhuriyetimizin önsözüdür…
Çanakkale Cumhuriyetimizin önsözüdür… İbrahim Dinç
Bu içerik 429 kez okundu.

Çanakkale Cumhuriyetimizin önsözüdür…

Dur yolcu!

Bilmeden gelip bastığın Bu toprak,

Bir devrin battığı yerdir.

Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,

Bir vatan kalbinin attığı yerdir.      

               Necmettin Halil ONAN

“Aziz Şehidlerimiz!.. Değil 103 yıl, 103 asır dahi geçse sizleri asla unutmayacağız. 15’lilerin torunları Vatan nöbetinde… Sizler yerinizde rahat uyuyunuz. “

Rivayet edilir ki; Lozan Anlaşmaları müzakereleri sürdüğü zaman Vecdi Öz, ünlü Türk düşmanı Lord Curzon’a ‘Edirne’yi bize verin der. O da verelim, verelim de Selimiye’yi ne yapacaksınız? Selimiye ile Edirne’yi size versek bize zalim derler. Selimiye’yi yıkıp Edirne’yi size versek bize barbar derler. Bugüne kadar sizin için çok şey olduk, şimdi de zalim mi olalım, barbar mı olalım?’ onu söyle, ondan sonra Selimiye’yi size verelim.

Bakın günün olaylarını, tabiat olaylarını ilimle izah edemezsek bu metafizik duygular, metafizik inançlar urgana dolanıp gelip sizi boğup atar. Benim çocukluğumda bizim ilçemizde bir amcamız Singer dikiş makinesi almıştı. O zaman için bu büyük bir hadise idi. Mahalleli başına toplandı. Sakallı bir amcamız diyor ki; “Bu makineyi biz niye yapamıyoruz?” Çünkü bu dünya Hiristiyanlara aittir. Ahiret bize aittir. Eğer, o amcamız Singer dikiş makinesini niçin yapamadığımızı izah edebilseydi veya 250 sene önce bizim yaptıklarımızın yanında Hiristiyan âleminin geçemeyeceğini bilseydi böyle bir hurafeyi üretmezdi.

Bir gün üç arkadaş, ikisi yabancı biri bendeniz 1500 senesini esas alarak bir araştırma yaptık: Bizim dünyamızdan Fatih Külliyesini, medresesini esas aldık. Latin dünyasından yani Romanya, İtalya, Fransa, İspanya gibi Avrupa dünyasından Paris’teki onların beyni olan Sorbonne Üniversitesini esas aldık. 1500 senesinde Fatih Medresesi’nde tıpla ilgili 926 kitap var. 1500 senesinde Latin dünyasının beyni olan Sorbonne de tıpla ilgili 9 kitap var. Gerisi bizden tercüme İbni Sina’dan, Farabi’den, Buruni’den. Cermen dünyasının beyni olan Frankfurt’ta 12 kitap var tıpla ilgili. Onun da 7’si bizden tercüme.

1800 senesini esas aldık. Onlar füze gibi çıkıyor, biz betona kafa üstü çakılıyoruz. Demek ki 1500 senesi ile 1800 senesi arasında bizde düşüş var. Ne oldu? Onu bir kenara bırakıyorum. Sonuçları hakkında birkaç şey söylemek istiyorum: 1526’da Macaristan’a giden ordumuzun sayısı 101.000. Drama ve Sava gibi büyük ırmaklara köprüler kurup geçtikten sonra bunları havaya uçuruyorduk. Bazı kaleleri geri alıyorduk. Bu sıkıntılı yürüyüşe rağmen bizim ordumuzun günlük yürüyüş hızı 11.800 metredir. Dümdüz ovada gelen Macar ordusunun hızı 3800 metredir. Macarların sayısı 222.000 idi, bizimkisi 101.000 idi. Mohaç’ta bu iki ordu karşı karşıya geldi, savaş  iki saat sürdü. Papa’nın takviye ettiği Macar ordusu ile savaştık. Biz 144 şehit verdik. Macarların sadece bataklıkta boğulan kralları da dâhil 25.000 üzerinde ölüsü vardı. Niçin? Çünkü bizim 300 topumuz vardı. Macarların 1 topu, 1 mermi atana kadar bizim 1 topumuz, 6 mermi atıyordu. Macar’ın topunun 1 tazyikine karşı bizimkisi 7 kat tazyik yapıyordu. Yani Macar’ın 56 topuna karşı bizim 300 çarpı 6, çarpı 7 teknolojik üstünlüğümüz vardı. Herhalde ceddimiz “Evliya Meşrep” insanlardı. Gelecek nesiller okusun, ibret alsın diye Kanuni, bütün devlet adamlarına, paşalarına hatıratlarını yazdırdı. Onlar yazdılar, ama biz elhamdülillah okumuyoruz. Demek ki biz Avrupa’ya karşı üstünlüğümüzü önce ilimde sonra sanayi de kaptırdık.

Bakışlarımızı Avrupa’ya çevirdiğimiz vakit, modern teknoloji nerede başlamıştır: Almanya ve İngiltere’de… Niçin? Çünkü buralarda demir ve kömür bol olduğu için, demir ve kömür müspet ilimlerle buluştuğu için. 1850’den itibaren ekonominin 2. gücü olan demir ve kömür yerini petrole bıraktı. O zaman dünyada bilinen rezervler itibari ile en çok petrol Osmanlı’da vardı. Nerede vardı? Kuveyt’te, Musul’da, Kerkük’te vardı. İşte 1850’den 1914’te kadar adeta bir ölüm savaşı başladı. II. Abdülhamit’in en büyük endişesi o zaman bizim karşımızda dört büyük devlet var. Almanya, Fransa, İngiltere ve Rusya. Bunlar bir araya gelirlerse bizi arzu ettikleri gibi bölerler veya haritadan silerler. Sen Türksün, Müslümansın onlarla asırlardır boğuşan bir milletsin. Bu 4 büyük devlet seni haritadan siler. Onun için bu 4 devletin bir araya gelerek sana tuzak kurmaması için II.Abdülhamit Han onların arasına bir bomba koydu. Neydi bu bomba? İstanbul-Bağdat; İstanbul- Medine devlet demir yolları imtiyazıydı. II.Abdülhamit bunu İngilizlere vermek istiyordu. Ama İngilizler buna taraftar olmadı. Almanlara vermek zorunda kaldı. Abdülhamit savaşların galibinin İngiltere bloğu olacağını biliyordu. Bu blokta en karışık ülke Rusya’ydı. Biz bu bloktaki devletlerle ittifak kurmaya çalıştık ama yapamadık. Bunun üzerine Almanya’ya gizli bir şekilde başvurduk. Almanların yanında savaşa girmek istediğimizi bildirdik. Biz Almanya ve Rusya’nın birbirini kırmasından sonra savaşa girmeyi planlıyorduk.

Çanakkale Savaşları çok büyük savaşlardır. Enver Paşa, Boğaz’daki müstahkem mevkilerin tahkimatı ile uğraşırken Genelkurmay Başkan Vekili Bahattin Bey’in imzasıyla daha önceden bize sığınan ve Çanakkale’de bağlı iki Alman Denizaltısı çıkar. Bu Denizaltılar İstanbul Boğazı’ndan geçerek Karadeniz’e açılır. Aradan fazla bir zaman geçmeden Sivastopol’u ve Lavroski’yi bombalayınca kendimizi savaşın içinde buluruz. Bunun üzerinde Churchill, Çanakkale Cephesinin açılmasını istedi. Biz Çanakkale’yi iki günde geçeriz dedi. Burada savaş 14 ay 6 gün sürdü. 15 Mart 1915’e kadar düşman donanması 7 km kadar Boğaz’a girerler ve oradaki mayınları toplarlar. Biz oraya bir daha mayın dökmeyelim diye Boğaz’da büyük gemileri ile nöbet tutarlar. 18 Mart’ta büyük bir taarruz planlayan düşman donanması 17 Mart’ta havadan uçaklarıyla ve denizden bizim Boğaz’a tekrar mayın döşememiz ihtimaline karşılık keşif yaparlar ve fotoğraf çekerler. 18 Mart akşamı büyük bir hücum yapacaklardır. O sırada bizim değişik batık gemilerden çıkardığımız 26 Kara Kovan mayınla beraber Nusrat Mayın gemimiz Çanakkale Boğazı’nda beklemektedir. Tarih 17’yi 18’e bağlayan gece hafif bir sis olur. Nusrat Mayın gemisinin komutanı Yzb.İsmail Hakkı Bey’dir. Gemi Çanakkale’nin üzerinden yol alır. Gelibolu kıyısına yaklaşır. Mayın gemisi komutanımız Yzb. İsmail Hakkı Bey nerede mayın olduğunu bildiği için kıyıyı takip ederek gelir. O anda bizim subaylarımız geminin projektörlerini Golyat’a çevirir. Golyat’ta ne oluyor diye projektörleri bize çevirir. Bu arada bu fırsattan yararlanan İsmail Hakkı Bey mayınları döker. Golyat’a görünmeden geri döner. Bu heyecana Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey’in kalbi dayanmaz ve tekrar kalp krizi geçirir. Bir rivayete göre orada, bir rivayete göre de hastanede şehit olur. Dört yaşındaki kızı geride kalır.

Düşmanın Quen Elizabeth gibi büyük gemileri, boğazdan girerken askerlerimizi galeyana getirmek için dalga dalga ezanlar okunur. Savaş saat: 08.31’de başlar. Saat: 11.10’a kadar savaşı Müstahkem Mevki komutanı Orgeneral Cevat Çobanlı Paşa’nın Emir Subayı Binbaşı Selahattin Adil Bey yönetir. Selahattin Adil Bey’in bir gözü Marmara’da, Cevat Paşa gelsin diye bakar. Onların 281 topu vardır. Topları dönerlidir. Bizim 79 topumuz vardır ve çakılıdır. Hatta tepelere düşman top zannetsin diye soba boruları konulmuştur. Saat 11.10’da Rıfat Paşa gelir, kumandayı ele alır. Bizim top mermisi sıkıntımız vardır. Sonuçta saat: 13.00’a doğru 281 top bizim tabyalarımızı dövmeye başlar. Rumeli Mecidiyesi dövülürken havada, vurulan askerlerimizin uçuştuğu görülmüştür. Altı dakika boyunca top mermisi yağmıştır. Seyit Onbaşı karşısındaki Niğdeli Ali’ye diyor ki; “Gel yardım et! Şu karşıdaki gemiyi vuralım.” Topların mataforası (vinçleri) de kırılmıştı. Niğdeli Ali top mermilerini kaldıramayız diyor. Seyit Onbaşı’nın komutanı, Seyit Onbaşı ne yapacak diye merak eder. Seyit Onbaşı, nasırlı ellerini Aslan Pençesi gibi gerdi, kuma sürdü ve 212 Okka / 276 kg’lık mermiyi kaldırdı, namluya sürdü. Üçüncü top mermisinde gemiyi tam dümeninden vurdular. Vurulan gemi, diğer gemilere çarpmamak için yol değiştirdi. Daha önceden döşediğimiz, Almanların işe yaramaz dediği Kara Kovan Mayınlara çarparak infilak etti. Bu olay bizim askerlerimize büyük moral oldu. Düşman kuvvetleri boğazı geçemeyeceklerini anlayınca geri çekildiler. Haberler bomba şeklinde Paris’e, Londra’ya düşer. Resmi rapor açıklanır. Düşman kuvvetlerinin kaybı, ajansların açıklamalarındaki kayıtlardan çok daha fazladır. Düşman donanmasının üçte biri sulara gömülmüş, üçte biri kullanılmaz hale gelmiştir. Bir bomba da İstanbul’a düştü. İstanbul’un nüfusu o zaman 850 bin idi. 450 bin Rum, 70 bin Ermeni, 70 bin Yahudi idi. Donanma boğazı nasıl olsa geçecek diye, Taksim’de büyük bir merasim düzenlenecekti. Karşılama komiteleri kurulmuştu. Hatta bugünkü Beyoğlu, İstiklal Caddesine bakan camlar çok büyük paralarla bu merasimi seyretmek için kiralanmıştı. Donanma boğazı geçemeyince Müslüman halktan korkan Gayri Müslimler evlerine kapanmıştı. Bir bomba da Kırım’a düştü. İstanbul’u kuşatmak için bekleyen donanmanın eli boş kaldı.

İki gün sonra Orgeneral Cevat Çobanlı Paşa bir fotoğrafçı ile beraber geldi. “Evladım şu top mermisini bir kez daha kaldır da resmini çekelim” dedi. Seyid Onbaşı Kumandana mahcup olmamak için var gücü ile mermiyi kaldırmaya çalıştı. Ancak kaldıramadı. Orgeneral Cevat Çobanlı Paşa;’ O zaman nasıl kaldırdın?’ dedi. Seyit Onbaşı;’ Kumandanım düşman gelsin yine kaldırırım’dedi.

Çanakkale Cumhuriyetimizin önsözüdür.

Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak Paşa, Kazım Karabekir Paşa gibi Kurtuluş mücadelesinde görmüş olduğunuz bütün paşalar Albay ya da Yarbay olarak Çanakkale Cephesinde görev almışlardır. Düşman ordusu 22 Nisan’da çıkarma yapacaktır. Çünkü 22 Nisan İngiliz İmparatoru’nun doğum günüdür. O gün, feci bir fırtına olur. 24 Nisan’a kalır. Anzak askerleri İskenderiye’de eğitim görüyordu. Biz de İstanbul Darülfünun’da 2500 öğrenci, Liselerin son sınıfları, özellikle Onbinlerce Medrese Öğrencisi, Çanakkale’deki orduya katıldı. 24 Nisan sabahı İngiliz, Fransız ve Anzak askerleri çıkarmaya başladı. Bizim kurmay heyetimiz de hangi çıkarmanın gösteri çıkarması, hangi çıkarmanın gerçek çıkarma olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Düşmanın iki hedefi vardır. Birincisi Seddülbahir Alçıtepe, ikincisi Arıburnu Kabatepe. Bu tepeler bütün Çanakkale’ye hakimdir. Düşmanın hedefi belli olunca ihtiyatta bulunan kuvvetlerimiz hücum eder. Düşmanın saldırıları esnasında Arıburnu’nda bir gedik açıldı, oraya Hızır gibi 57.Alayımız yetişti. Kumandanı Kurmay Yarbay Hüseyin Avni Bey idi. O da orada şehit oldu. Kahraman Komutanımızın Mezarı şehid düştüğü yerdedir.. Ziyaret ettiğinizde mutlaka Fatihalar okuyunuz…) Kumandayı yardımcısı Yusuf Ziya aldı, O’ da şehit oldu. Ancak düşmanı orada durdurdular. Askerlerimizde bir moralsizlik, panik alarmı belirince Fevzi Çakmak’ın kardeşi Üsteğmen Nazif Çakmak bombalarla beraber düşmanın üzerine atladı, kendisi de paramparça oldu. Düşmanı da havaya savurunca askerimize büyük bir moral geldi ve orada o tepeyi geri aldık. Savaşta en zor olan şey, askerin kendini siperde tutmasıdır.

O mermiler patlayınca delikanlı dediğimiz er, siperden fırlayıp düşmanı vurmak ister ama yerinden fırlayınca mermiyi yer. Dolayısıyla askerin kendini siperde tutabilmesi için hayat tecrübesine ihtiyaç vardır. İngilizler için Ağustos ayının çok büyük önemi vardır. Çünkü Eylül ayında Çanakkale’de yağmurlar başlar, bunu bilen General Şifonport komutasında bir çıkarma planlanır. İşte bu sırada Enver Paşa’nın Sarıkamış harekâtı, olmuştur. 7 Ağustos gecesi General Şifonport, Sulfe’ye çıkartma yapar. Onu orada birliklerimizin başında olan Yarbay Dimmer karşılarlar. Sayıca üstün olan düşman kuvvetlerine karşı Atatürk komutasındaki birlikler yetişir. Fakat bu esnada birliklerin arkadan kuşatılmasını engellemek için bu birliklerin tamamı değil, bir kısmı yardıma gelir. Düşman devamlı takviye almaktadır. Fakat bizimkiler elinde olan birlikleri muharebe olan yerlere kaydırarak, savaşa devam etmektedirler. 18 Ekim’de bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken çok çetin, çok keskin muharebeler olur. Akşama doğru yağmur azalır, savaşta azalır. Arasıra top atışları devam eder.

Arıburnu’nun olduğu İsmail Tepesi’nden yanık bir türkü yükselir. “Ela gözlüm ben bu elden gidersem. Zülfü perişanım kal melül melül” diye. Alman Süvaribaşı Mülman diyor ki; “Ben böyle bir yanık ses duymadım.” Anzak Yüzbaşısı Dalter’de; “Ben böyle bir ses duymadım hayatımda” demiş. Bu sesi duyan Oğuz Onbaşı, çamurların içinde yuvarlanarak; “Allah’ım çok şükürler olsun, aradığım sesi buldum” dedi ve oğlunun sesini duyduğu için dünyalar onun oldu; ama buluşamazlar. Çünkü bulundukları tepeden ayrılmaları yasak. 1915’in Aralık ayının son günü Oğuz Amcam Karaburnu’nda bir makineliye yakalanır, yaralanır. Akşam olduğu için sabah beklenir diğer yaralılarla birlikte sallarla Eceabat’a nakledilir. Hastanede tanınmayacak halde olan oğlunu duruşundan tanır. Oğlunun yüzünü şarapnel alıp götürmüş. Sıhhiyenin kollarında gelen babasını gören Mustafa, babam beni böyle görüp üzülmesin diye sırtını dönmüş. Oğuz Onbaşı’da oğlunu üzülmesin diye görmezlikten gelmiş. Sıhhiye onu masaya yatırınca Mustafa’m demiş ve örtüyü üzerine çekmiş.  Bu sesi duyan Mustafa sendelemiş ve ruhunu orada teslim etmiştir.

Çanakkale’nin geçilemeyeceğini anlayan müttefikler bizim fakirliğimizden yararlanmak isterler. Kendi ordularındaki moral bozukluğunu gizlemek için Kudüs dolaylarının güneyine giderler. Bunun üzerine kâfi miktarda asker bırakıp bizde Kudüs’ün güneyine asker göndeririz.

Çanakkale Savaşı ile ilgili bir anekdot ta şöyledir:  Mahmut Sabri Bey’in Selimiye Kütüphanesi’ndeki hatıratın da  şöyle bahsediyor: ‘Birliklerimi dinlendirmek için ağaçların bulunduğu bölgeye doğru yönlendirdim. O esnada orada oturan bir birlik vardı. Beni görünce ayağa kalktılar. İçlerinden biri gözüme çarptı. Yağız bir gençti. Adını sordum, Murat dedi. Saçları kınalı idi. Sordum, ‘Oğlum kına ne için?’ dedim; ‘Komutanım askere gelmeden önce annem yaktı ‘ dedi. Ve komutanına cevap vermedi. Bir müddet sonra annesine bir mektup yazarak;  “Anne, kardeşim Sedat askere gitti kına yakmadın. Bana niye kına yaktın?” diye sordu. Bir müddet sonra Kınalı Murat şehit oldu. Şehit olunca annesinden gelen mektubunu tabur komutanı açtı. Kınalı Murat’ın anasının şu satırlarını okudu. “Ey gözümün nuru Murat! Rabbu’l-alemin seni yerdeki karıncadan korusun diyorum; ama orada şehit olacağını biliyorum. Zabit Efendi’ye selam söyle. Biz de kurbanlık koyunlara kına yakılır. Sen beş kardeşin İsmail’isin. Sen milletimizin kurbanısın, onun için ben senin saçlarına kına yaktım, süsledim gönderdim.  İşte bu ruhla yetişen millet, Çanakkale’de bitti denen bir milletin küllerinden yeniden doğuşudur. Ta Orta Asya’dan, Mete zamanında; ‘Gök çadırımız, güneş bayrağımız’ diyen millet daha sonra İslamiyet’i benimsedi ve bu mukaddeslerinin yerine Allah’ı ve Peygamberini koydu. Yüzyıllarca koca bir devletin çocukları olduklarını Çanakkale’de bir daha gösterdiler.

Allah bu millete, bu ruhuna, bu inancına zeval vermesin.

Not: Değerli Hocamız Tarihçi-Araştırmacı Yazar Mehmed Niyazi Bey’in ÇANAKKALE MAHŞERİ adlı eserini mutlaka okumalısınız.”

Hazırlayan: Oğulcan DİNÇ

Kocaeli Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü/İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü Öğrencisi

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
ÖZEL UĞUR OKULLARI TUZLA KAMPÜSÜ
ÖZEL UĞUR OKULLARI TUZLA KAMPÜSÜ " İLKOKUL, ORTAOKUL, LİSE"
HÜRRİYET ABİDESİ BİR ŞAHSİYET/ALİYA İZZETBEGOVİÇ
HÜRRİYET ABİDESİ BİR ŞAHSİYET/ALİYA İZZETBEGOVİÇ

izmir escort samsun oto kiralama denizli escort ordu oto kiralama ordu araç kiralama acıpayam escort babadağ escort baklan escort bekilli escort beyağaç escort bozkurt escort buldan escort çal escort çameli escort çardak escort çivril escort denizli escort güney escort honaz escort kale escort merkezefendi escort pamukkale escort sarayköy escort serinhisar escort tavas escort denizli escort bayan